Sevdaliyim's notes (52) 

Please wait...
Sorry, the note you entered is too long. Please shorten it.
You didn't enter anything. Please try again.
Sorry, we can't post your note right now. Please try again later.
To post a note you need permission from your parent. Ask for permission
Your parent has turned off notes.
Sorry, we can't delete your note right now. Please try again later.
You've exceeded the maximum number of notes that can be posted in one day. Please try again in 24 hours.
Your account has had the ability to post notes disabled because our systems indicate that you may be spamming other users. If you believe that your account has been disabled in error please contact Windows Live support.
Complete the security check below to finish posting your note.
The characters you type in the security check must match the characters in the picture or audio.

To post a note, sign in with your Windows Live ID (it's your Hotmail, Messenger, or MSN account). Sign in


Don't have a Windows Live ID? Sign up

..............................................<♥>
........................................<♥>??<♥>
......................................<♥>??<♥>♥>
...................................<♥>??<♥>??<♥>
..............................<♥>??<♥><♥>??<♥>
.........................<♥>??<♥>.Dur..<♥>??<♥>
.....................<♥>??<♥>.yüreğimi.<♥>??<♥>
................<♥>??<♥>...deşme artık...<♥>??<♥>
............<♥>??<♥>....yaralarım derin....<♥>??<♥>
.......<♥>??<♥>.bulamazsın bulsan bile..<♥>??<♥>
...<♥>??<♥>.dokunamazsın!!! onları alıp.<♥>??<♥>
.<♥>??<♥>.ordan çıkaramazsın sevgili!!!...<♥>??<♥>
<♥>??<♥>.....çünkü artık onlar bana ait......<♥>??<♥>
<♥>??<♥>...degiller, öyle derin ve öyle ....<♥>??<♥>
.<♥>??<♥>.....acımasızca saplandılarki......<♥>??<♥>
....<♥>??<♥>.beni benden aldılar onlar.<♥>??<♥>
........<♥>??<♥>......bana ait degiller.....<♥>??<♥>
..............<♥>??<♥>.......tam aksine......<♥>??<♥>
..............<♥>??<♥>.ben onlara aitim.<♥>??<♥>
........<♥>??<♥>......görme bendeki o....<♥>??<♥>
....<♥>??<♥>.derin karanlık çukurlardaki<♥>??<♥>
.<♥>??<♥>....beni ve bilme sevgili eyer....<♥>??<♥>
<♥>??<♥>...seviyorsan beni seveceksen...<♥>??<♥>
<♥>??<♥>...artık böyle sev lütfen cünkü....<♥>??<♥>
.<♥>??<♥>......o yaralarımı bulmak için......<♥>??<♥>
...<♥>??<♥>....deştigin yürekte benden...<♥>??<♥>
.......<♥>??<♥>hariç birşey bulamazsın<♥>??<♥>
............<♥>??<♥>.ondan diyorum ya<♥>??<♥>
................<♥>??<♥>..deşme artık..<♥>??<♥>
.....................<♥>??<♥>.yüregimi<♥>??<♥>
.........................<♥>??<♥>.Dur..<♥>??<♥>
..............................<♥>??<♥><♥>??<♥>
...................................<♥>??<♥>??<♥>
......................................<♥>??<♥>♥>
.........................................<♥>??<♥>
...............................................<♥>
HAYIRLI AKŞAMLAR SEVGİLİ DOST GÜZEL İNSAN
RABBİM SİZİ VE SEVDİKLERİNİZİ KORUYUP ESİRGESİN

Oct. 26
vuslatımwrote:
Geldim,
ilk gelişim değil ki,
yaşarsam biliyorum,
son gelişim de olmayacak...
nasıl geldim ise önceleri,
yine geldim..
gelmem gerektiği için geldim
sen, gelenleri reddetmediğin için geldim..
utanmadan,
sıkılmadan geldim..
başka kapım yok ki gidecek,
gelişler sana olduğu için,
gidişlerin sana olması gerektiği için..
yolların çıkışı, varışı Sen olduğun için..
işlediğim,
bin kabahata, bin günaha rağmen..
af talebi için geldim..
bağışlaman için..
merhametine geldim,
Rahmetine..
içime düşen bir pişmanlık sebebi ile..
bir kez daha,
bir kere daha..
geldim, tövbe,
bakacak yüzüm yok..
duracak halim yok..
içime düşen ateş ile geldim,
gözyaşlarım ile geldim..
Sana gelinmesi lazım,
birgün hepten sana gelinecek..
o gün gelmeden gelinmesi gerektiği için geldim..
geldim..
kötülüklerim ile..
çirkinliklerim ile..
sol yan kefesi dolu..
taşıyamadığım ağırlıklar ile geldim..
içime doğduğunda tekrar aşk,
yaktığında bağrı,
YANIYORUMMM..
gidiş yerim yok, çarem yok,
boynum bükük, yüzüm yok,
hiçliği tekrar yaşıyarak,
kalbe doğan ümid ile,
ellerimi açarak yavrunun anneye duyduğu hasretten daha büyük bir hasret ile,
bilerek, görerek, isteyerek geldim,
tövbe..
mülküm işte,
mülkiyetinin içinde bazen şımarık bir çocuk edası ile
isyan
nisyan
hata,
günah ne varsa....
mülkünüm işte..
düştüğümde aşkın içinede..
mülkünüm..
hepsini red ediyorum,
merhamet af diliyorum,
pişmanlık duyuyorum,
Sana sığınıyorum, SAHİBİME,
RABBİME..
Beni benden iyi bilensin..
içimi dışımı herşeyi bilensin..
Yarab!
ümitsizlikler kapısı değil ki kapın..
bu umud ile geldim
tövbe..
tövbeleri kabul eden olduğun için geldim..
Geldim..
Bugün yine Sana geldim..
Oct. 11
sami damarwrote:
CUMA’NIN ÖNEMİ

Var edilmek bir sürprizdir, kocaman bir sürpriz! Yokluğun koynunda yokluğundan bile habersiz silinip gitmek üzereyken, hatta silinmeye bile gerek duymayan siliklik içindeyken, var edildin. Sen yoktun ve varlığın yokluğuna tercih edildi. Can verildi tenine, nefes verildi cesedine. Bir insan yüzüyle süzüldün âlemin eşiğinden içeriye. Hayat sahibi kılındın; hayat sofrasına buyur edildin. İnsan olman irade edildi. Sadece insanların çağrıldığı, insan olmayanın çağrılsa bile tadına varamayacağı eşsiz bir ziyafete buyur edildin.
Sürpriz! Varsın, hayattasın ve insansın.
Varlığın isimsiz bir taş kadar kalabilirdi.Üzerine basılıp geçilebilirdi meselâ. Kalbin olmazdı, kalbinin olmayışına ağlayacak bir kalbin bile olmazdı. Hiç yoktan hayat verildi tenine. Hayatın bir dağın adı konmamış bir yamacında yalnız yaşayan bir ağacınki kadar olabilirdi. Hiç ummadığın halde insanlık üflendi çamuruna. İnsan oldun diyelim; bir olan Rabbe “kul” olmanın sonsuz güveninden, her şeyin sahibine muhatap kılınmanın eşsiz ayrıcalığından yoksun olabilirdin. Tıpkı yanıp yakılmış bir ağacın kömürleşmiş dallarını ve köklerini bir arada tutmakla teselli devşirmeye çalışması gibi, kaybettiklerini kaybettiğinin farkında olmayan, yitirdiklerinin eksikliğini çekmeyen acı bir inançsızlığın ortasında kıvranıyor olabilirdin.

Hiç ummadığın hediyeler almak gibidir var olmak. Hiç hak etmediğin sofralara buyur edilmeye benzer yaşamak. Hiç beklemediğin bir tacı giyinmek gibidir hayatta olmak.

Bunu bilmişken, sonsuz minnettar olman gerekmez mi? Bunu bilmişken, iltifatlara boğulmuş bir adam gibi hep mahçup bir yüzle yürüyor olman gerekmez mi? Bunu farketmişken minnetini ifade etmek için telaşla koştuman beklenmez mi? Yoksa, verilenlerin hakkın olduğunu düşünüp daha fazlası niye yok diye sızlanan geçimsiz bir nankör olmaya mı adaysın? Yoksa, sana yapılan iltifatları az bulup “daha, daha, daha..” diye bağıran, asık suratlı, bir türlü memnun edilemeyen, hiçbir şeyi beğenmeyen açgözlü biri olmaya mı heveslisin?

Mümin olmak, varlık dairesine mahçubiyetle girmek demektir. Besmele, o mahçubiyetin ifadesidir; “Senin izninle buradayım ey Rahman, ey Rahîm. Burası benim hiç hak etmediğim bir yer; izin ver de içeri gireyim.” Mümin olmak, varlığa ve varlığına minnettar olmaklığındır. Besmeleden sonra “Hamd olsun Rabbine âlemlerin.” deyişimiz ondandır. Hiç yokken var edilenin hiç yoktan Var Eden’e ilk sözü “teşekkür” olmalı değil mi? “Ey Rabbim, beni hiç hesaplarımda yokken var eyledin, hiç ummadığım halde bana hayatı tattırdın, bu yetmiyormuş ki bir de bana insanlık lûtfettin. Sana borcumu nasıl ödeyebilirim?”

“Âlemlerin Efendisi” işte bu yüzden hamd telaşındadır, şükür sevdasındadır. Senin unuttuğun o sonsuz minnettarlığı her an yüreğinde yaşatır. Senin görmediğin o umulmadık iltifatlar karşısında sonsuz mahçubiyet duyar. O yüzden adı Muhammed’dir; en çok O hamd eder, en çok O şükreder, en çok O minnettardır. O yüzden en çok O övülür; varlığın güzelliğini sonsuz bir incelikle takdir eder, hayatın ayinesinde yansıyanlara en çok O hayran olur. O yüzden adı Ahmed’dir; âlemin güzelliğine eşsiz bir hayranlıkla karşılık verir. Bülbülün aşkıyla gülün güzelliğine sesten yapraklar eklemesi gibi, O da varedilenlerin güzelliğine hayranlığını ifade ederek âleme insanca hayranlık yankıları ekler. Güzellik muhatabını O’nun gözlerinde bulur; varlık O’nun hayranlığıyla dengini bulur.
Sanattan anlayana sanatın incelikleri gösterilmek istenir. Güzelliği hakkıyla takdir edenin önünde yeni güzellik pencereleri açılır. Yemeğin tadını anlayan yeni sofralara buyur edilir.
İşte bunun için O da, sonsuz teşekkürüne karşılık yine sonsuz teşekkürler gerektiren yeni sofralara buyur edilir. “Makâm-ı Mahmud” işte o sofraların adıdır, o pencerelerin önüdür, o tanıklıkların ünvanıdır. O’nun ellerine, gözlerine, gönlüne gelen lütuflar, feyizler, nimetler bize o sofradan akar, o ziyafetten taşar. O’nun minnettarlığına katılan her salâvatla, o eşsiz sofranın bir kenarına ilişirsin; o doyumsuz ziyafetten pay alırsın. Dudağına değen her salâvat, dudağına o sofranın kevser kadehini yanaştırır.

CUMA’NIZ MÜBAREK OLSUN HAYIRLI CUMA’LAR

Sept. 3
sami damarwrote:
Gözyaşı
________________________________________

İlahi, hamdını sözümüze Sertaç ettik zikrini kalbimize miraç ettik kitabını kendimize minhac edindik. Biz yoktuk var ettin varlığından haberdar ettin aşkınla gönlümüzü bi karar ettin. Yardımına sığındık kapına geldik, hidayetine sığındık lütfuna geldik, kulluk edemedik affına geldik. Şaşırtma bizi doğruyu söylet, neşeni duyur hakikati öğret.


Sevdir bize hep sevdiklerini yerdir bize hep yerdiklerini yar et bize hep erdirdiklerini. Sevdin Hz Muhammet (s.a.v.)’i kâinata sevdirdin sevdin de peygamberlik kaftanı giydirdin. Makamı İbrahim’den makamı Mahmud’ a erdirdin. Serverı Asfiya hatemul enbiya ve Muhammet Mustafa kıldın. Salât ve selamlar tahiyat ve ikramlar her türlü ihtiramlar ona onun mübarek âline ve ashabına olsun. ÂMİN
Kur’an okunurken ağlamak bir erdemdir. Ağlamak zaaf değildir. Allah’ın sevdiği kullarının özelliklerinden birisidir. Ağlamak güzeldir. Olgunluk, şefkat ve merhamet göstergesidir.
Gözyaşı, kalbimizdeki sevgi bahçesinin gıdasıdır. Gözyaşları insan ruhuna ince ince yağan bir yağmurdur. Gözyaşları insanın sessiz sözleridir. Gözyaşı amel defterimizdeki kirleri temizleyecek olan bir sudur. Şehit kanı gibi kutsal olan bir diğer şey de Allah’ın rızasını kazanmak için dökülen gözyaşıdır. Kaybolan değerlerimizden birisidir gözyaşı. Manevi kir ve pisliklerin temizlik maddelerinden birisidir gözyaşı.
83. Resule indirileni duydukları zaman, tanış çıktıkları gerçekten dolayı gözlerinden yaşlar boşandığını görürsün. Derler ki: "Rabbimiz! İman ettik, bizi (hakka) şahit olanlarla beraber yaz. (maide suresi 83)
Ayetleri işittikleri zaman gözyaşı dökmüşlerdir. Bu kalbin yumuşaklığını göstermektedir. Bizden istenen de budur. Bu kitabı huşu içinde okumak ve dinlemek esastır. Kitabımızı anlamanın yolu gözyaşı dökmektir.
82. Artık kazanmakta olduklarının cezası olarak az gülsünler, çok ağlasınlar(TEVBE SURESİ 82)
Gülünecek bir amelimiz varsa gülelim. Çünkü günahı olan gülmez gülemez. Bu durum da yapılması gereken ağlamaktır. Doğru davranış budur. Bu ayet ve önceki ayet Allah’a iman etmeyenler hakkındadır. Ama bizim için de ibretler vardır.
92. Kendilerine binek sağlaman için sana geldiklerinde: Sizi bindirecek bir binek bulamıyorum, deyince, harcayacak bir şey bulamadıklarından dolayı üzüntüden gözleri yaş dökerek dönen kimselere de (sorumluluk yoktur).(TEVBE SURESİ 92)
Düşününağladığınız şeyleri ve ashabın neye ağladığını. Değere bakar mısınız peygamberle olamadıklarına belki şehit olamayacaklarına ağlamaktadırlar. Ağladığımız ise hiçbir değeri olmayan şeydir. Manasız her türlü şeye ağlıyoruz. Kaybettiğimiz her türlü mal için ağlamaktayız. Çünkü böyle üstün değerlerimiz yoktur(!). Olmayınca böyle değerimiz ağlanacak şeye ağlamaz. Ağlanmayacak şeye ağlarız bu günkü gibi.
106. Biz onu, Kur'an olarak, insanlara dura dura okuyasın diye (ayet ayet, sure sure) ayırdık ve onu peyderpey indirdik.
107. De ki: Siz ona ister inanın, ister inanmayın; şu bir gerçek ki, bundan önce kendilerine ilim verilen kimselere o (Kur'an) okununca, derhal yüz üstü secdeye kapanırlar.
108. Ve derlerdi ki: Rabbimizi tesbih ederiz. Rabbimizin vadi mutlaka yerine getirilir.
109. Ağlayarak yüz üstü yere kapanırlar. (Kur'an okumak) onların saygısını artırır.(İSRA SURESİ 106–109)
Burada ki ayetlerde de ağlanması gereken yerlerden birisi belirtilmektedir. Gözyaşı bu kitabı okumanın adaplarındandır. Burada bir iddia mı sunayım. Bütün İslami ilimlerin anlaşılması için gereken şeylerden birisi gözyaşıdır. Gözünüzdeki yaşla bu ilimlere baktığınızda başka derinlikler ve kavrayışlar görebilirsiniz. Allah u a’lem.
35. Onlar öyle kimseler ki, Allah anıldığı zaman kalpleri titrer; başlarına gelene sabrederler, namaz kılarlar ve kendilerine rızkı olarak verdiğimiz şeylerden (Allah için) harcarlar.(HACC 35)
58. İşte bunlar, Allah'ın kendilerine nimetler verdiği peygamberlerden, Âdem'in soyundan, Nuh ile birlikte (gemide) taşıdıklarımızdan, İbrahim ve İsrail (Ya'kub) 'in soyundan, doğruya ulaştırdığımız ve seçkin kıldığımız kimselerdendir. Onlara, çok merhametli olan Allah'ın ayetleri okunduğunda ağlayarak secdeye kapanırlardı.(MERYEM SURESİ 5
İşte insanlık tarihinin iftihar tabloları olan peygamberlerin bir hasleti de gözyaşıdır. Bu onlar için gayet doğal bir durumdu. Bu durumda ağlayamamak şaşılacak şeydir esasında.
59. Şimdi siz bu söze (Kur'an'a) mı şaşıyorsunuz?
60. Gülüyorsunuz da ağlamıyorsunuz!
61. Ve siz gaflet içinde oyalanmaktasınız!
62. Haydi Allah'a secde edip O'na kulluk edin! ( NECM 59 62)


عَيْنَانِ لاَ تَمَسُّهُمَا النَّارُ: عَيْنٌ بَـكَتْ مِنْ خَشْيَةِ اللَّهِ وَعَيْنٌ


بَاتَتْ تَحْرُسُ فِي سَبِيلِ اللَّهِ
İki göz vardır ki, cehennem ateşi onlara dokunmaz: Allah korkusundan ağlayan göz, bir de gecesini Allah yolunda, nöbet tutarak geçiren göz.
Tirmizî, Fedâilü’l-Cihâd, 12.
Gözyaşına örnekler

Mekke’nin fethinden sonra İslam’ı kabul edenler arasında Hz. Ebu Bekir’in babası Ebu Kuhafe de bulunuyordu. Yaşı sekseni aşmış, gözleri ama bir kişi olan Ebu Kuhafe, Hz. Peygamber’in huzurunda hidayete ermekte geç kalmışlığını telefi edercesine aşkla kelime-i şahadet getiriyordu. Bu esnada sevinmesi gereken “Sıddıyk” lakaplı Ebu Bekir ağlıyordu. Fakat bu ağlayış bir sevinç ağlayışı değil üzüntü ağlayışıydı. Bu durum meclisteki herkesin hayretine sebep olmuştu.


“Ey Ebu Bekir, neden sevinilecek bir günde gözyaşı döküyorsun?” diye sorduklarında; “Allah’ın Resulü’nün en büyük arzusu amcası Ebu Talip’in müslüman olmasıydı. Fakat bu dileği bir türlü gerçekleşmedi. Ben isterdim ki şu anda benim babamın yerine şahadet getiren Ebu Talib olsun, babamın müslüman olmasından dolayı benim gönlüm hoşnut olacağına, amcasının müslüman olmasından dolayı Allah Resulü’nün gönlü hoşnut olsun. İşte bu olmadığı için ağlıyorum” dedi.

Sept. 1
sami damarwrote:

İrade imtihanı

“İnsan hikmet ile yapılmış bir masnûdur Öyle bir fiilin mahsulüdür ki, istidadı irade ettiği şeyi kendisine veriyor ” Mesnevi-i Nuriye

“Ben gizli bir hazine idim, Bilinmek istedim de mahlûkatı yarattım ” Hadis-i Kudsî

Rabbimiz bilinmek diledi ve varlık âleminin ilk tohumunu yarattı Bu tohum, Nur-u Muhammedî (a s m ) idi

Büyükleri küçüklerde cemetmek ve küçüklerden büyükleri çıkarmak O’nun kemalindendi Bu kemalini teşhir etmek, göstermek üzere, ebede kadar yaratacağı bütün varlık âlemini bir şifrede topladı

Bu şifre Nur-u Muhammedî (a s m ) idi

Bir ismi de Nur olan Rabbimizin bütün isimleri ve bütün sıfatları nuranî Onun ilmi de nur, kudreti de, iradesi de nur, görmesi, işitmesi de Rabbimiz bu nuranî sıfatlarını ve isimlerini mahlûkat âleminde tecelli ettirmek istedi Ve bütün tecellilere çekirdek olacak bir mahiyet yarattı

Bu çekirdek, Nur-u Muhammedî (a s m ) idi

Başta ruhlar ve melekler âlemi ve en sonunda şu gördüğümüz cismanî âlemler hep o çekirdekten sümbüllendiler Açılıp yayıldı, büyüp geliştiler Ve hepsinde ayrı ayrı İlâhî isimler tecelli etti

İlâhî irade nelerin nasıl olmasını dilemişse hepsi o iradeye uygun olarak şekillendi, bezendi, donandı ve varlık sahasında boy gösterdiler

O’nun iradesine kim karşı koyabilirdi!

Cinler mi melek olacağız diyebileceklerdi? Taşlar mı ‘biz de büyümek istiyoruz” diye baş kaldıracaklardı? Hayvan mı, ben insan olacağım, diye diretecekti? Ayak mı yerini beğenmeyecek ve başın üstüne çıkmağa kalkışacaktı?

Aklın haddine mi düşmüştü ki, kalbin yerini alsın da sevsin! Onun işi sevmek değil anlamaktı Hâfıza, hayal kurmaya kalkışabilir miydi?

Dünyaya, durması yasaklanmıştı İstirahat yüzü görmeyecekti, tâ kıyamete kadar Güneş aralıksız yanacak; Ay da Dünyanın peşini bırakmayacaktı

Hiçbir varlık, bu âleme geleceği zamanı da kendisi tayin etmiş değildi Öyle olmasa, bugünkü koyunlar, hiç âhirzaman insanlarına gıda olmak isterler miydi?

Bir noktanın koordinatları belirlenmiş ise, grafikte alacağı yer de belli demektir Başka yerde yerleşmesi düşünülemez

Bütün mahlûkat da iki eksene bağlı: Zaman ve mekân Her birinin hangi zaman ve mekânda yaratılacağı belirlenmiş, bir ezelî irade ile

Varlık âlemi içerisinde insan ayrı bir ihsana mazhar Ona cüz’i irade verilmiş
Gerçekten irade büyük bir lütuf
Örümceğin bir ağı vardır, başka bir şey örmeyi dileyemez İpek böceği de ağdan anlamaz Atın işi koşmak, deveninki yük taşımak, bülbülünki ötmektir Bunların dışına çıkmaya güç yetiremezler Onlara bu irade verilmemiştir

Ama, insan öyle mi? Elinden, iğne de çıkıyor, füze de Fikrinden, nice farklı, hatta birbirine zıt kitaplar fırlayabiliyor Ve kalbi, fâniden bakiye nice sevgilere açık, dilediğini sevebiliyor İrade denilen büyük bir nimet ile, yahut azim bir imtihan suali ile

İnsan bu büyük sermayesini hakkıyla değerlendirmeye mecbur
Söz tutmak, emir dinlemek de bir irade işidir Karşı kutupta itaatsizlik vardır, isyan vardır Bir öğrenci kendi iradesini hocasının emirlerini dinlemeye sarf ederse âlim olur, ârif olur, fazıl olur Söz dinlememeyi marifet sananlar ise, cehaletlerini artırmaktan öte bir şey yapmazlar

Kul olduğunu bilen ve bunun şuuruna eren insan, kendi cüz’i iradesini Rabbinin küllî iradesine tâbi kılar Yâni, O neden razı oluyorsa onu yapar; neye rızası yoksa ondan kaçar Cenâb-ı Hakk bu irade imtihanını başarabilen kullarını ebedî Cennetle lütuflandıracaktır Göze görmeyi, kulağa işitmeyi ihsan eden Allah, insan ruhuna bahşettiği iradenin hakkını da şöylece veriyor:
İnsan kendi cüz’i iradesiyle neyi diliyorsa, Allah onu yaratıyor Bu da İlâhî iradenin bir başka tecellisidir Şöyle ki:
Cenâb-ı Hakk, irade sahibi bir mahlûk yaratmayı, o kendi iradesini hangi yönde kullanırsa, o sahada önünü açmayı, hayır olsun, şer olsun, o ne dilerse onu halketmeyi irade buyurmuştur O halde, insan isyan etmekle Allah’ın iradesine rağmen bir iş yapmış olmuyor; ancak O’nun rızasına zıt hareket etmiş oluyor

Allah’ın iradesi sonsuzdur, mutlaktır Onu sınırlayacak, had altına alacak bir başka irade düşünülemez Kulun kendisi gibi, irade sıfatı da yaratılmış Yaratılanın ise yaratanı kayıtlaması mümkün değil

O’nun ihsan ettiği irade sıfatını O’na isyanda kullananlar için ezelî irade, bir ebedî Cehennem takdir etmiştir Geliniz o azap diyarına uğramamak için irademizi hayırda kullanalım Böyle yaparsak Cennetleri çok gerilerde bırakan rızaya kavuşuruz

Sept. 1
sami damarwrote:
Sevgi

Sevgi, dünyaya gelen her varlıkta en esaslı bir unsur, en parlak bir nur, en büyük bir kuvvettir ve bu kuvvetin yeryüzünde yenemeyeceği hiçbir hasım yoktur Sevgi evvelâ bütünleşebildiği her rûhu yükseltir ve ötelere hazırlar Sonra da bu ruhlar sonsuzluk adına doyup duydukları şeyleri bütün gönüllere hâkim kılmanın kavgasını vermeye başlarlar Bu yolda ölür ölür dirilir; ölürken “sevgi” der ölür, dirilirken de sevgi soluklarıyla dirilirler

Sevmeyen ruhların olgunlaşıp insanî semâlara yükselmelerine imkân yoktur Evet onlar yüzlerce sene yaşasalar dahi olgunluk adına bir çuvaldız boyu yol alamazlar Sevgiden mahrum bu sîneler, bir türlü egonun karanlık labirentlerinden kurtulamadıkları için, kimseyi sevemez, sevgiyi sezemez ve varlığın sînesindeki muhabbetden habersiz olarak kahrolur giderler

Çocuk, ilk defa dünyaya gözlerini açtığı zaman sevgi ile karşılaşır, şefkatle gerilmiş ruhları görür ve muhabbetle atan kalblere sırtını vererek büyür Daha sonraları ise, bu sevgiyi bazen bulur bazen de bulamaz; ama bütün bir hayat boyu hep o sevgiyi arar ve onun arkasından koşar

Güneşin çehresinde sevginin izleri vardır Sular buhar buhar o sevgiye doğru yükselir; yukarılarda damlalaşan su habbecikleri, o sevginin kanatlarıyla kanatlanır ve nâralar atarak başaşağı toprağın bağrına inerler Güller, çiçekler sevgiyle gerilir ve gelip geçenlere tebessümler yağdırırlar Yaprakların bağrına taht kuran jaleler, durmadan çevrelerine sevgi dolu gamzeler çakar ve sevgiyle raksederler Koyun, kuzu sevgiyle meleşir ve birleşir; kuşlar ve kuşcuklar sevgiyle cıvıldaşırlar ve sevgi koroları teşkil ederler

Her varlık, kâinatdaki yeri itibarıyla bu geniş sevginin bir yanını, parlak bir senfonizma ile seslendirmekde, irâdî ve gayr-i irâdî, varlığın sînesindeki derin aşk ve muhabbeti göstermeye çalışmaktadır

Sevgi, insan ruhunda öyle derin izler bırakır ki, o uğurda yurt-yuva terkedilir, icabında ocaklar söner ve her vâdide ayrı bir mecnun “Leylâ!” der inler Ruhundaki sevgiyi kavrayamamış sığ gönüller ise bu işe delilik derler !

Diğergamlık ve başkaları için yaşamak, insanoğluna âid yüksek bir duygudur ve kaynağı da sevgidir İnsanlar arasında bu sevgiden en çok hisse alanlar en büyük kahramanlardır İçindeki kinleri, nefretleri söküp atmaya muvaffak olmuş en büyük kahramanlar Ölüm bu kahramanların soluklarını kesemez Hazân onların çiçeklerini solduramaz Aslında hergün iç dünyalarında ayrı bir sevgi meş’alesi tutuşturup, kalplerini sevginin, mürüvvetin meşcereliği hâline getiren ve duygu dünyalarında açtıkları yollar ve tünellerle bütün gönüllere girmesini bilen bu çalımlı ruhlar, öyle yüksek bir divandan “ebed-müddet” yaşama hakkını almışlardır ki, değil ölüm ve fânilik, kıyametler dahi onların çiçeklerini solduramaz ve kadehlerini deviremez

Çocuğu için ölmesini bilen anne büyük bir şefkat kahramanı, ülkesi ve insanı için hayatını hakîr gören fert bir millet fedâisi, insanlık için yaşayıp onun için ölen kahraman ise, sînelerde taht kurmaya hak kazanmış bir ölümsüzlük âbidesidir Böylelerinin elinde sevgi, her düşmanı yenebilecek bir silah, her kapıyı açabilecek sihirli bir anahtardır Bu silah ve bu anahtara sahib olanlar, bugün olmasa da yarın mutlaka bütün cihanın kapılarını açacak ve ellerinde muhabbet buhurdanlıkları dörtbir yana huzur kokuları saçıp dolaşacaklardır

İnsanların gönüllerini fethetmek için en kestirme yol sevgi yoludur Ve sevgi yolu peygamberler yoludur Bu yolda yürüyenlerin yüzlerine kapılar kapanmaz! Ezkazârâ, birisi kapansa bile onun yerine yüzlercesi, binlercesi açılır Bir kere de sevgi yoluyla gönüllere girildi mi, artık halledilmedik hiçbir mes’ele kalmaz

Ne mutlu sevgiyi kendine rehber yapıp yürüyenlere! Yazıklar olsun, ruhundaki sevgiyi sezemeyip bütün bir hayat boyu kör ve sağır yaşayan talihsizlere!

Ey yüceler yücesi Rabbim, kinlerin nefretlerin, gecenin koyu karanlıkları gibi dört bir yanı sardığı günümüzde, Sen’in sevgine sığınıyor, şu fevkalâde haşerî ve alabildiğine azgınlaşmış yaramaz kullarının gönüllerini, muhabbet ve insanî duygularla doldurman için son bir kere daha kapında inliyor ve iki büklüm oluyoruz
Sept. 1
sami damarwrote:
Açlıktan ölmek var mıdır?

"Yerde yürüyen hiçbir canlı hariç kalmamak üzere, rızıkları Allah`ın üstünedir " (Hûd, 6)

"Nice canlı mahlûkat vardır ki, rızkını kendisi taşımıyor Onu da, sizi de Allah rızıklandırıyor O hakkıyla işiten, kemaliyle bilendir " (Ankebut, 60)

Yukarıdaki âyetlerin ifadesine göre, bütün canlıları ömürleri boyunca rızıklandıran Allah`tır Yaşadıkları sürece de rızıklarını verir; yâni rızık, Allah`ın garantisi altındadır

"Peki, açlıktan ölenlerin olduğu söyleniyor Bunu, zikrettiğimiz âyetlerin ışığında nasıl izah edebiliriz?" Bu hususu değişik cihetlerden ele almak mümkündür

İnsan vücuduna alınan gıdaların bir kısmı, açlık durumunda harcanmak üzere glikojen ve yağ halinde depolanır Ve bunlar, insanın oldukça uzun bir süre gıda almadan yaşamasını sağlar Doktor Dewey`in bu hususta yaptığı araştırma, oldukça ilgi çekicidir Dört yaşlarında iki çocuk dikkatsizlikle ilaç içtiklerinden, yemek boruları ve midelerinde yanıklar meydana gelmiş ve yemek yiyemez olmuşlardı Zayıf ve narin olan birinci çocuk, vücudundaki yedek gıdaları kullanarak 75 gün yaşadı Daha kuvvetli olan ikinci çocuk ise 90 gün dayandı

Açlık anında vücût için hayatî önemi olan organlardan değil, diğerlerinden harcama yapılmaktadır Böyle bir açlık durumunda yağların, keton cisimlerine çevrildiği ve beyin hücrelerinin imdadına gönderildiği, son yapılan araştırmalarla ortaya konmuştur

Bu konuda yapılan denemeler, hiçbir şey yemeden ortalama 80 gün kadar yaşanabileceğini göstermiştir Ancak gıdanın kesilmesi birdenbire olmamalıdır Aksi takdirde alışılmış olan âdetin terkinden dolayı vücut zayıf düşüp, ölüme götürebilir Bu hususu îbn-i Haldun şöyle ifade eder: "Kıtlık görülen yerlerde çok yemeye alışanlar, az yemeye alışanlardan çok fazla kayıp verirler Onları öldüren, karşılaştıkları açlık değil, daha önce alışmış oldukları tokluktur " (Canan İbrahim , Hz Peygamberin Sünnetinde Terbiye)

Dünyada açlıktan öldüğü söylenen insanların %20`sini Hindistan`da, %35`inİ ise Afrika`da yaşayan, bir yaşın altındaki çocukların meydana getirdiği ifade edilmektedir Anlaşılan odur ki, insan vücudunda ve çevresinde her an hazır bekleyen mikroplar, vücudun zayıf olduğu anlarda hemen bedene hâkim olarak onu alt edebilmektedir Özellikle çocuklar bu hususta en zayıf durumda olduklarından, fazla oranda ölüme maruz kalırlar O halde açtıktan öldüğü söylenenler, rızkın bitmesinden değil, rızkın azalmasından meydana gelen hastalıklardan ölürler

Rızık herkese eşit miktarda mı veriliyor?

Bu husus Kur`an-ı Kerîm`de şöyle bildirilir: "Allah, kullarından kimi dilerse onun rızkını yayar (genişletir) veya onu kısar Şüphesiz ki Allah, her şeyi hakkıyla bilendir " (Ankebut, 62]

Yukarıda mealen beyan edilen âyet-i kerîmeye göre, Cenâb-ı Hak bazı insanlara rızkı bol, bazılarına daha az vermektedir

Bunun hikmeti, bir başka âyet-i kerîme İle şöyle ifade edilir: "Eğer Allah bütün kullarına (müsavat üzere, eşit şekilde) bol rızık verseydi, yerde (yeryüzünde) muhakkak ki taşkınlık ederler, azarlardı Fakat O ne miktar dilerse (rızkı o kadar) indirir Şüphe yok ki O, kulların her hâlinden hakkıyla haberdardır, (her şeyi) kemâliyle görendir " (Şûra, 27)

Demek ki, dünyada açlıktan Ölen olmadığı gibi, herkese verilen rızık da eşit değil Kimine az, kimine çok Fakat her ne hâl olursa olsun insana düşen; O`nun rahmet kapısını çalmak, O`ndan talep edip istemek Nasıl mı? Meşru yolda çalışarak, sebeplere el atarak Bize düşeni yaptıktan sonra da kısmetimize razı olup O`na tevekkül ederek
Sept. 1
sami damarwrote:
Kİndarlar DeĞİl Dİndarlar Kazanir

Haçlılar bir
İslâm alimini şehir meydanındaki kandil astıkları direğe asarak idam
ederlerken İslâm alimi şehadet getirdikten sonra: “Şimdi asın, beynimin
içindekilerden aydınlanmadınız. Belki beynim kandilinize yağ olur da
şehrinizi aydınlatır” der.



Moğolların taş üstünde taş, omuz üzerinde baş bırakmadığı dönemlerde
Mevlana: “Biz, öd ağacı gibiyiz. Bizi yakanlara bile güzel kokular
veririz. Biz mum gibiyiz. Bizi yakanlara ışık oluruz” der.



Hz. İbrahim, kendisini ateşe atan, ülkesinden göçe zorlayan halkı
hakkında: “Rabbim, o putlar birçok insanı saptırdı. Bana uyan
bendendir. Bana isyan edene gelince şüphesiz Sen, bağışlayansın,
esirgeyensin” diye dua eder. (İbrahim 36)



İsa aleyhisselâm, kendinin peygamber olduğunu inkar edenler, annesi
Meryem validemize iftira edenler, sevgide aşırı gidip Hz. İsa’yı ve
Meryem validemizi ilahlaştıranlar hakkında: “(Allahım) Eğer Sen onlara
azap edersen, şüphesiz onlar Senin kulların. Eğer onları afvedersen,
şüphesiz Sen Azizsin, Hakimsin” diye Rabbine yalvarır. (Maide 118)



Sevgili Peygamberimiz bir gece sabaha kadar namaz kılar ve her rekatta
Fatihadan sonra İsa aleyhisselâmın bu duasını okur. (Ebu Davud, K.
Vitir, hadis 1435)



Tarihin her döneminde, kafirin kısır mantığının bittiği yerde kaba
kuvvete baş vurduğunu Rabbimiz örnekleriyle veriyor. “Yasin” suresinin
ikinci sahifesinde bir şehre gelip hak dini anlatmaya başlayanlara ve
onlara iman edenlerden birine şehrin meydanında işkence etmeye
başlarlar. Zalimlerin ayakları altında can veren o Mü’min insan “Ah,
keşke milletim Rabbimin beni affettiğini ve beni Cennette ikram
olunanlardan kıldığını bir bilseydi” diyor. (Yasin 27)



Linç edilirken kendini linç edenlere karşı iyi duygular beslemek ve
onlarında Müslüman olmasını istemek ve sağlamak ancak Peygamber
eğitiminden geçenlere nasip olur.



İşte biz bu asırda internet yoluyla banka soyan, güdümlü mermilerle
adam öldüren, yüzünde nefesinin koktuğu kadınlara ve erkeklere fuhuş
yapma imkanları vererek “Özgürlükler ülkesi” dedirten, IMF kararlarıyla
altı milyar insana yetecek dünyanın imkanlarını 200 insana aktaran ve
bunun adına da batı medeniyeti diye aydınlarımıza yutturan, elindeki
silahlarla siyasilerin gözlerini korkutan, sömürülerine engel olarak
İslâm’ı görenlere, kimlik kartımız olarak Kur’an’ı gösterelim. Ama biz
de kimliğimize uygun dil kullanalım, hal sergileyelim.



Bir ömürlük yol alacağız. Bu yolculuğumuzda haksız yere bir damla kan
akıtmadığımız gibi bir dâne de haram olarak tenimize dokunmamalı. Kan
akıtan, haram yiyenlere de engel olmalı.



Kara topraktan rengârenk sebze ve meyveler çıkaran Rabbimin mülkünde
edebimizi koruyarak yerken, çekirdeğin öldükten sonra çiçek açıp
dirildiği gibi ahirette dirileceğimizi ve yaptıklarımızdan hesap
vereceğimizi bilelim.



Elimizin emeğini yiyelim. El veren, akıl veren, yerden sular fışkırtan Rabbimize şükredelim.



Gökyüzünden yağmurun yağmaması, kuraklık, kıtlık, dünyanın ısınması,
250 kilometre hızla gelen kasırga 7, 8 veya 9 şiddetindeki bir deprem,
sel baskınları, bizim zayıf bir kul olduğumuzu hatırlatıyor.



Biz, ellerimizle yaptığımız aletlerle aya çıksak da, denizin en derin yerine insek de her yerde Rabbimizi unutmayacağız.



O, Kendini hatırlamamız için güneş, ay, yıldızlar, çiçekler, böcekler
yaratmış. İki gözümüzü ve gönül gözümüzü iyi açalım. Elimizle
kazandığımız helal rızkımızı Allah’ın kullarıyla paylaşalım.



Mahşerde “eyvaaaaah” demeden bu dünyada “Allah” diyelim.



Aug. 30
sami damarwrote:
HAYAT ''GERÇEKTEN'' ZOR MU?

Domates mi kırmızı?..

Hayat zor, diyenlere şaşmak lâzım... Çünkü "hayat zor"; eşittir deniz ıslak,
taş sert, domates kırmızı, kar soğuk!..

Kar soğuk olmasa "kar" olmaz!..

Kar olmasa ne kartopu, ne kardan adam yapılmaz...

Kar olmasa eğer, kar; baharı bekleyen çiçekler, ekinler ölür susuzluktan!..

Bugün kar yoksa eğer, yarın karınlar doymaz!..

Hayat mı zor?..

Bedavadan önüne konmuş domatesin "zaten kırmızı"

olduğunu kabul ettikten sonra, nerde ki problem?..

İki yol var sadece, iki yol; her zamanki gibi...

Birincisi; "Bu domates neden kırmızı" yolu...

İkincisi; "Bu domatesten ne yapabilirim" yolu!..

Dikkatli bakmak lâzım; hâlâ zor mu hayat?.. Yoksa deniz, hep ıslak mı hep...
Yoksa, bu yüzden mi içinde balıklar var?..

Dünyanın en basit, ama en lüzumlu düşünme biçimi önümüzdeyken; nasıl oluyor
da bazen, ıslak bir yün çorap gibi tersine çevirebiliyoruz kendimizi?..

Düşünüyorum, ve her birimizin de bildiğini biliyorum ki, yarın hiç birimize;
"Niye bin dörtyüzlü yıllarda değil de, bin dokuz yüzlü yıllarda doğdun" diye
sormayacaklar!..

Öyle değil mi?..

Yarin hiç birimiz; niye Sibirya'da, niye Ekvatorda, veya niye Okyanusya
adalarında doğmadığımızın hesabını vermeyeceğiz...

Hiç birimiz, dünyaya geldiğimiz ülkenin temellerinden, veya kendi
milletimizin köklerinden de sorulmayacağız...

Amerikan vatandaşı olmamızla Amazon yerlisi olmamız arasında bir fark mı
var, bizi yutacağı günü bekleyen sabırsız toprağın gözünde; veya, kendimizin
bir emeği mi var, tavşan yavrusu olmayıp da insan evladı oluşumuzda?..

Ben...

Hangi zamanda... Hangi kıtada... Hangi coğrafyada...

Hangi ülkede... Hangi yönetimde... Ve hangi yaşımda olursam olayım,
biliyorum ki yapmam gereken şey; "BİR İYİLİK DAHA"dır!..

Beni menzile gotürecek olan; "BİR ADIM DAHA"dır!..

Belki benden beklenen; "BİR TEBESSÜM, BİR SADAKA DAHA"dır...

Ve belki de beni kurtaracak olan; alacağım "BİR HAYIR DUA DAHA"dır!..

21'inci yüzyılda, bilgisayarıma gelen elektronik postaya cevap yazmaktan bir
farkı mi olurdu, 12'nci yüzyılda suya düşmüş bir karıncayı kurtarmanın...

Yahut yolcuya su vermenin coğrafyası mı olur?..

Veya ülkesi mi olur insana tebessüm etmenin?..

Dünyalar ötesi sevmenin, yaşı mı olur?..

İşte bunları, benim, "kendim için" yapmam lâzım asıl...

Ulaşamadığı derinlikteki kuyunun basında, susuzluktan ölecekse o yavru
köpek; suyla doldurup önüne koymadığım pabuç ne işe yarar?..

Ha taş sert, ha kar soğuk...

Ha deniz ıslak, ha domates kırmızı...

Hayat mı zor?..

Hayatın zorluğu; bir adım daha atmayı, bir iyilik daha yapmayı, bir tebessüm
daha etmeyi, bir sadaka daha vermeyi, bir dua daha almayı bilmemektir!..

Her birimiz, her zaman, bir şeyler yapabiliriz güzelliklere doğru...

En acizimiz bile bir kağıt ve bir kalem bulup, işte böyle bir yazı
yazabilir; ve kim bilir belki de, okuyanlardan hayır dua bile alır..
Aug. 30
sami damarwrote:
nerdesin EY MERHAMET!!!!!!!!!!!!!!

Her düşün biraz gerçek, her gerçeğin biraz düş olduğuna yoksa siz inanmıyor musunuz...!
Bu gece düşümde yine seni gördüm ..;
Yüreğinden dökülen gözyaşlarını,
Ağlıyordun,
Dayanamadım ben de ağladım
Seni özlüyorum dedim,
Gönlümce bağırdım… “neredesin merhamet”…


Yaşlı binalar arasında yürüyordum..;
Öksüz kalmışları, yetimleri,
Peygamber lerini düşlüyordum
Onlar aç, onlar sevgiye muhtaç
Sesim duyulmuyordu
Bağırdım... “neredesin merhamet”…


Tertemiz kalpler gömülüyordu toprağa..;
Gelecek düş olmaktan çıkmıştı
Düşümde bile(!)
Filistin, Bosna, Kosova, Çeçenya kan ağlıyordu
Yine zalimlerinde elinde
Müslüman ağlıyordu,
Bağırmak istiyordum… “neredesin merhamet”…


Diri diri karanlığa gömülenleri gördüm…;
Sesleniyorlardı,
Ey Müslüman “uyan artık”
Kurtar bizleri, zalimlerin elinden,
Elini uzatıyordu…uzanamadım
Yine bağırdım… “neredesin merhamet”…


Aciz yürümeye çalışan, dedelerim vardı orada…;
Zalimler bastonunu alıp elinden,
Nasıl vuruyorlardı ona
And içtim o anda,
Zalimler bir daha yapamayacaklar diye
Göz yaşı içinde haykırdım
Bağırdım yine… “neredesin merhamet”…


Ayakta zor duran bir evde, acı bir çığlık işittim…;
Koştum…, genç vardı elinde silah
“Hakkını helal et ana” …ağlıyordu
Gözlerimi tutamadım
Yine bağırdım… “neredesin merhamet”…


Mum ışığı gördüm, yalnızlık içinde …;
Küçük bacım ağlıyordu
Ellerini açmış sema üstüne,
Yalvarıyordu ALLAH ’a,
Rahmetinden bize de ver diye,
Ağladım…ben de yalvardım,
Duramadım bağırdım… “neredesin merhamet”…


Yine bir bomba sesi duydum, korktum…;
Çığlıklar, işkenceler,
Bağırıyorlardı acıyla Mü’minler
Bir kan damladı toprağa,
Ben de vuruldum
Ninemden gözyaşı dökülüyordu,
Biricik yavrum diyordu
Yumruğumu sıktım, bir şey yapamıyordum

Aug. 30
sami damarwrote:
ZAFER BAYRAMI (30 Ağustos)

Türk tarihi zaferlerle doludur. Ama 30 Ağustos 1922’de zaferle sonuçlanan Dumlupınar Savaşı, Türk ulusunun yeniden dirilişidir.

Malazgirt Savaşı’yla (1071) 26 Ağustos’ta Anadolu’nun Türklere kapıların açan kahraman ordumuz; Başkomutanlık Meydan Muharebesi’yle de Anadolu topraklarının Türk Vatanı" olduğunu önünde durulmaz bir iradeyle düşmana ispatlamıştır. Ve yine ulusumuzun iradesiyle Cumhuriyet kurulmuştur.
Atatürk, ünlü "Nutuk"unda Kurtuluş Savaşı’nı anlatır. Her Türk yurttaşının okuması gereken Nutuk (Söylev)’da Atatürk savaşa nasıl hazırlandığımızı da anlatmaktadır.

O’ndan öğrendiğimize göre: Başkomutan Gazi Mustafa Kemal Paşa, Batı Cephesi Komutanı ve İnönü Savaşları kahramanı İsmet Paşa ve Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak Paşa büyük bir gizlilik içinde taarruz planlarını hazırlarlar.

1922 Ağustos ayında Türk Ordusu taarruza geçmek için, Kurmay heyeti’nce karar verilir. Mustafa Kemal, İsmet Bey, Fevzi Çakmak ve diğer paşalar ile kurmaylar; savaşı yönetmek üzere Kocatepe’ye gelirler.

26 Ağustos sabah, saat 05.30’da Türk topçu birlikleri Afyon’un güneyinden düşman siperlerini ateşle vurmaya başlar. Ardından piyadeler hücuma geçerler. Planlandığı gibi Büyük Taarruz devam eder ve düşman gerilemeye başlar, bozguna uğrayarak ikiye ayrılır.

30 Ağustos’a kadar düşman ordusu çembere alınır. 30 Ağustos sabahı, 1. Ordu ve avcı hatlarını ile 4. Kolordu’yu denetleyen Başkomutan Mustafa Kemal Paşa; saat 14.00’da Aslıhanlar yakınındaki "Komuta Karargâhından taarruz emrini verir. Dumlupanır’da ordumuz düşmana son darbeyi vurur. Düşman askerleri kaçmaya başlar. Mustafa Kemal Paşa; kaçan düşman askerlerini kovalamak için, "Ordular, ilk hedefiniz Akdeniz’dir. İleri!" komutunu verir. Yunan Başkomutanı General Tikopıs dâhil çok sayıda esir alınır.

Şahlanan Türk Ordusu düşman güçlerini İzmir’e kadar kovalar. 9 Eylül 1922 günü Türk Ordusu İzmir’e girer. Batı Anadolu’yu yakan yıkan düşman kuvvetleri canlarını zor kurtararak, geldikleri gibi gemilere binerek giderler.

30 Ağustos 1922 tarihi, Türk ulusunu esir etmek isteyen emperyalist güçlere karşı; kadınıyla çocuğuyla, ordusuyla topyekûn verdiği bir savaşın ve ulusal benliğini kurtardığı ve Zafer Destanı’nın yazıldığı gündür.

Bu mutlu günde, zaferi bize yaşatan Atatürk ve silah arkadaşları ile kahraman Türk Ordusu’na şükran ve minnetlerimizi sunarken, ulusumuza da Zafer Bayramı kutlu olsun...


NE MUTLU TÜRK’ÜM DİYENE!!!!!!!!!!!!

Aug. 30
sami damarwrote:
CUMA GÜNÜ MÜSLÜMANLARIN BAYRAMIDIR
''Cuma günü,günlerin en kıymetlisi,Müslümanların bayramıdır.Diğer bayram günlerinden daha kıymetlidir.
Adem aleyhisselam,Cuma günü yaratıldı.Cuma günü Cennetten çıkarıldı.Cennettekiler Allah'u Teala'yı Cuma günleri göreceklerdir.Allah'u Teala Cuma gününü Müslümanlara mahsus kılmıştır.Cuma namazı vaktinde alış-veriş günahtır.
Cuma günü yapılan ibadetlere,başka günde yapılanların,en az iki katı verilir.Buna karşılık,Cuma günü işlenen günahlar da iki kat yazılır.Cuma günleri,duanın kabul olacağı bir an vardır.Cuma'nın gündüzü,gecesinden daha kıymetlidir.
Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
''Bir Müslüman, Cuma günü gusül abdesti alıp,Cuma namazına giderse,bir haftalık günahları inş af olur ve her adımı için sevap verilir.''
''Cumartesi günleri Yahudilere,Pazar günleri Hıristiyanlara verildiği gibi,Cuma günü de,Müslümanlara verildi.Bugün;Müslümanlara hayır,bereket ve iyilik vardır.''
''Cuma günü geldiği için sevinen bir mümine,kıyamete kadar her gün,o kadar sevap verilir ki,adedini Allah'u Teala bilir.''
''Cuma günü vefat eden müminlere şehit sevabı verilir ve kabir azabından korunur.''
''Günlerin en kıymetlisi cuma dır.Cuma günü Bayram günlerinden ve Aşure gününden daha kıymetlidir.Cuma dünyada ve Cennette müminlerin bayramıdır.''
''Ana-Babasının veya ikisinden birinin kabrini her günleri ziyaret edenin günahları af olur.Haklarını ödemiş olur inş.''
''Cuma günü tırnağını kesen kimse,bir hafta,belalardan emin olur inş.''
''Cuma,fakirlerin Haccıdır ve müminlerin,gök ehlinin bayramıdır,Cennete de bayram günüdür,Günlerin en iyisi en şereflisi Cuma dır.''
''Cuma günü,iyiliklerin hazinesidir ve güzel şeylerin membaıdır.''

Hamd iki doğu ve iki batının Rabbi olan Allah u Teala´ya Mahsustur Gökteki yıldızların, sahradaki kumların, hava zerrelerinin, yağmur damlalarının, ağac yapraklarının sayısınca, sayı ve rakamla ifade edilmeyen Hamdlerle Senalar Vahdet divanının sahibi ve azamet sarayının süsleyicisi olan Allah (C C)´a Mahsustur O, her türlü noksanlıktan Müzehhehtir !


Allah (C C)´a hamdü sena, Rasulullah (s a v) Efendimize, Al ve Ashabına Salatü Selam olsun

Esselâtü vesselâmü aleyke Ya Rasûlallah

Essalâtü vesselâmü aleyke YÂ SEYYİDEL EVVELÎN
Essalâtü vesselâmü aleyke YÂ SEYYİDİL AHİRÎN
Essalâtü vesselâmü aleyke YÂ KÂİDEL MÜRSELÎN
Essalâtü vesselâmü aleyke YÂ ŞEFÎAL ÜMMETİ



CUMA’NIZ MÜBAREK OLSUN HAYIRLI CUMALAR
selametle dua ile kalın cumanız mübarek olsun arkadaşlar Allaha emanet olun
Aug. 27
sami damarwrote:
BU FANİ ÖMÜR BİTTİ; AZ ÖNCE!”


Kendimize göre ne kadar emîniz Hayatımızda hiç kimseyi aldatmadık! Belki alenen kimseyi aldatmadık, oyalamadık Fakat farkına varmadan oyaladığımız, aldattığımız birisi var: Kendimiz

Her zaman sığındığımız bir kelime: “Biraz sonra yaparım” Dilimizde küçük bir cümle… O anda rahatlatıcı bir ilaç gibi

Çocukken alışmışızdır; annemiz çağırdığında, “Biraz sonra giderim” “Ödevlerimi yarın yaparım” Derken gençlik zamanımız geldi Ertelemekten hiçbir şey yapamadık! Kazandığımız bir tek kuytu kafes var: “AZ SONRA!”

Yememizde, içmemizde kısacası fânî ömrümüzde hiç aksama yok Hatta sipariş verdiğimiz bir yemek on dakika gecikse kıpır kıpır olur, yerimizde duramaz, “Vücûdumuzun gıdası!” deriz Peki, ya rûhumuzun gıdası olan namazımız, ibâdetlerimiz gecikince neler oluyor? O kadar huzursuz oluyor muyuz? Niye huzursuz olalım ki, ilâcımız hazır: “AZ SONRA!”

“Bugünün işini yarına bırakma!”,”Bir günün öncekinden daha mükemmel olsun!” düsturlarına rahatlıkla göz yumabiliyoruz! Derken bir gün, bir ay, bir yıl, bir ömür geçip gidiyor…

Az bir ömür olan dünya hayatı için “Az sonra!” denilebilir Fakat ilim veya ibâdet cihetinde bu kafes bizi hüsrâna sürüklüyor Söz gelimi ibâdetteki sabrımızı sağa sola dağıtırsak, merkezi zayıflatırız Yani o andaki vakti öldürür, nefis düşmanının silahını kuvvetlendiririz

Gençliğini hep ertelemekle geçiren bir insan sayısız nimetleri kaybeder Başta Peygamberimiz (sav)’in, “Sancağımdan başka hiçbir gölgenin bulunmadığı kıyâmet gününde ALLAH’a ibâdet ile büyüyen gençler benimledir” mükâfatından mahrum kalır “İhtiyarlayınca yaparım!” der, ömür biter!

İşlediği bir kusurda tövbesini erteleyen kimse kiri birikmiş çamaşır gibidir Bedîüzzaman Hazretleri’nin dediği gibi “Günah, kalbi siyahlandıra siyahlandıra nûr-ı îmânı kalpten çıkarır” Tövbesiz bir seher vakti, bir Berat, bir Kadir, geçer giderken diğer Berata kadar belki ömrü biter Beynimizde yine aynı efsunlu bir levha: “BİR DAHAKİ SENEYE!”

Hiç düşündük mü? Sahâbe-i Kirâm, Kur’ân ve sünneti yaşamakta bizim gibi değillerdi Doğrusu biz onlar gibi hiç olamadık! Onlar, kızgın kumlarda namaz kıldılar, oklar arasında tövbe ettiler Hatta bazı sahâbeler îman ettiler, cihat ettiler, bir namaz vaktine dahi erişemeden şehit oldular

Bir gün dokuma tezgâhında çalışan bir işçi, patronundan namaz kılmak için izin ister Îman ve itâatten nasipsiz zavallı patron, işçiye der ki: “Namaz kazâ olur, iş kaza olmaz!” Bu hâtıra zaman zaman aklıma gelir Bizim namazımız, ilmimiz gibi uhrevî hayatımız hep kazalarla süslü, hep ertelemelerle dolu Oysa dünya hayatımız dakik mi dakik Dünyamızla ilgili neleri erteliyoruz Hak aşkına? Uhrevî işlere gelince, “Ebedî dünyada kalacak gibi” nazlanıyoruz maalesef! “Hiç kat î senedimiz var mı ki gelecek seneye belki yarına çıkacağız!”

Ne bir dakika geri ne bir dakika ileri; ertelenmeyen ölüm zamanı gelince kimse demiyor, diyemiyor: “AZ SONRA!”

Daha önce hiç karşılaşmadığımız ve îfâ etmediğimiz gibi aceleci bir tavırla işlemlerin tamamlanıyor Ertelediğin amellerin, ilimlerin, tövbelerin ile baş başa kalıyorsun!

O anda, yepyeni bir nidâ yükseliyor:

“BU FANİ ÖMÜR BİTTİ; AZ ÖNCE!
Aug. 25
sami damarwrote:
İDEAL İNSAN VE MÜSLÜMAN olmak isteyen sen kardesim..
Bunları aklına tutmayı çalış inşallah..

Güneş gibi aşıkar olan Hak ve hakikatlere karşı sözün olmasın...

Başkasının malında ,mülkünde,koltuğunda,saadetine gözün olmasın...

Aynaya baktığında "kör olsaydım da görmeseydım "
diye hayıflanacağın yüzün olmasın...

Hırsla,kinle,kibirle ve ihtirasla tutuşturulmuş alevlerde közün olmasın...

Ana kuçağındaki bir bebek gibi gülümse hayata ve özünde,sözünde ,
yüzünde hüzün olmasın...

Kibirlenme,gururlanma,büyükleme,çatık kaşlı,dik burunlu pozun olmasın...

Af silgisiyle sil cümle hataları, ve kusurlar dostlarına karşı kozun olmasın...
Sinirine sınır çiz,öfkeyle yükselen dozun olmasın..

Kalıbın gibi,kalbini de temiz tut,dikkat kalbinde yosun tutmasın...
Özü alınan ve benliği çalınan gençlere iyi bak,iyice bak,içlerinde
senin de oğlun kızın olmasın..

Eğer dava adamıysan şunu bil ki,itileceksin,atılacaksın,yakılacaksın,
darlanacaksın,horlanacaksın,

bütün bunlardan dolayı Rahman'ın tecelligahı olan yüreğinde sızın olmasın..

İdeal insan eliyle ,yüzüyle güzel olduğu kadar kalbiyle ve özüyle de güzeldir..

İdeal müslüman,hiç kimseyi kırmaz,incitmez,itmez,horlamaz,ayıplamaz,
kollar ve himaye eder...

İdeal insan,eline,diline,servetinle,malına,velhasıl her haline dikkat eder.
.korkmaz,cesurdur,yılmaz kahramandır..o,yaratılışıyla olduğu kadar,
yaşayışıyla da yamandır..

İdeal müslüman,EN GÜZELE(sallallahu aleyhi ve sellem) e güzel bir ümmed
olmak için bakar,
güzel görür,güzel düşünür,güzel yaşar,Hakka ve hakikata yürür..

selam ve dua

Aug. 25
sami damarwrote:
ALLAH’I Hatırlatan Müslüman Olmak

Büyük-küçük, kadın-erkek, genç-ihtiyar herkese tavsiyem şudur:
Baktığınız zaman size Allah’ı hatırlatanlarla arkadaş olun; onlarla dostluk
kurun...
Birgün Peygamber Efendimize sordular. Dediler ki:
-Ya Rasûlallah kiminle oturalım?
Buyurdu:
-Görünüşü size Allah’ı hatırlatan, konuşması amelinizi artıran ve ilmi
sizin ahiret iştiyakınızı artıran kimselerle oturun...
Bunu asla ihmal etmeyin...Bırakınız ihmal savsaklamanız(hafife almanız)
bile sizi helâke götürür.
Hayırlı bir eş, hayırlı evlâtlar, hayırlı komşular istersiniz degilmi? Nasıl
olacak bu? Sen hayırlı olursan hayırlısını bulursun...Peygamber
Efendimiz bu noktayı da hedef gösteriyor. Buyuruyor ki:
"- Sizin en hayırlınız, gördüğünüzde size aziz ve celil olan Allah’ı hatırlatan kimselerdir..."
Peki, siz Allah’ı hatırlatan Müslümanmısınız?
Görüldüğünde Allah’ın hatırlandığı insan olmak....
Yüzüne bakıldığında iç huzuru duyulan insan olmak...
Oturuşumuzla-kalkışımızla, yememizle-içmemizle, giyinip kuşanmamızla,
konuşmamızla, huyumuzla, ticaretimizle, siyasetimizle
Allah’ı hatırlatan Müslüman olabilmek.
Bizi gören Allah’ı hatırlasın.
Hedefimiz, İslam’ı en güzel şekilde temsil etmek olsun...O'nu hal dilimizle
anlatacak kıvama erişelim. Bize bakanlar islamı görsünler.
Kaliteli Müslüman olalım. Çevremizde emniyet ve güven telkin edelim.
Allah’ı çok anarsak, takva ehli olabilirsek bize bakanların Allah’ı
hatırlamalarına vesile oluruz.
Su mealdeki ayeti hiç unutmayalım:
"Allah'a çağıran, iyi işler işleyen ve 'ben Müslümanım' diyenden daha güzel sözlü kim olur?"
Bulunduğumuz her mekända inancımızı temsil ettiğimizin farkında olalım.
Herkese Allah'a giden yolu gösterelim. Boş şeylerle oyalanmayalım.
Dünya ve ahiret adına hayırlı teşebbüslerde bulunup bu doğrultuda neticeye ulaşalım. Unutmayalım ki, bu hâl üzere olanlardır Allah’ın hatırlanmasına vesile olanlar.
Sorumu tekrar ediyorum:
SİZ Allahı hatırlatan Müslümanmısınız?
Öyle miniz?
Görüldüğünde Allah'ın hatırlandığı insan...Bu özellik ve güzellikte olan
insanlara; insanlık olarak o kadar ihtiyacımız var ki....Böyle mu'minlere her devirde ihtiyaç duyulmuştur.
Sahabe'i kiram, birgün Peygamberimize sormuş:
-Ya Resûlallah, biz Sizin yanınızda iken, bambaşka kişi oluyoruz. İçimize
bir muhabbet dolduruyor. Sizden (sohbetinizden) ayrıldıgımızda değişiyoruz.
Efendimiz buyurdu ki:
"Eğer sizler her zaman benim yanımda olduğunuz gibi bulunabilseydiniz,
yatarken, gezerken melekler gelip sizinle musafaha ederlerdi."
Demek oluyor ki, birlikte bir feyiz alış-verişi oluyordu.
Salih kişilerle birlikteliklerden iyi hâl sahibi olunur.
Allah’ı hatırlatan Müslümanlarla olmak ve de Allah’ı hatırlatan Müslüman
olmak, bütün mesele bu...
Aug. 25
sami damarwrote:
Ne yazık ki içinde bulunduğumuz yüzyıl da tartışmaya çalıştığımız adına da düzden kavram kargaşası dediğimiz aslında büyük kavgalara sebebiyet veren dayatmalar içindeyiz.

Nasıl bir anlayışsa soruyla birlikte sunulan cevap var ortada her Türk Müslüman olmalı Türk müsün o zaman Müslümansın.

Önce şu anlayışı kökten ve en baştan düzeltelim, Türk olmak doğmakla başlar yani bir Türk ailenin çocuğusunuzdur ve zaten Türk olarak doğarsınız bu size T.C vatandaşı olma hakkını tanır yani vatandaşlıktır.

Müslüman olmak da aynıdır yine Müslüman bir ailenin evladı olarak doğduysanız hem Türk hem Müslümansınızdır.

Sonraki seçim haklarınız hayatınız içinde bakidir, Türk olmayı kabul edip Müslüman olmayı reddetmek Müslüman olmayı kabul edip Türk olmayı reddetmek kişinin tercihidir doğru yada yanlış tartışması olmaz kişiseldir seçmiştir.

Burada ki tercih Türk olmayı reddetmesi halinde kişinin vatandaşlık hakkını iadesi ile zaten biter dini seçimiyle bu değişmez kişi Türkiye cumhuriyeti vatandaşlığını kabul eder başka bir dine mensup yaşar buda tercihidir.

Veya aile Türkiye’de yaşayan azınlıklardan ise T.C vatandaşıdır ama Türk değildir dini seçimi ayrıdır bu durumda ne diyeceğiz nüfus kağıdında yazan T.C o halde Müslümansın mı?

Türklükle Müslümanlık nasıl aynı yerde değerlendirilir aralarında nasıl bir rabıta kurulur samimiyetimle ifade ediyorum ki anlayamıyorum.

Türkler Talas Savaşı ile (8. yy) Müslümanlığı kabul etmişlerdir, bu bir seçimdir Türklükle birlikte Müslüman olmak ayrıcalığını taşımaktır, kargaşa şuradadır Türkiye cumhuriyeti vatandaşı olan herkes Müslüman’dır…

Yok böyle bir şey.

İnsanların seçme hakları her zaman olacak karşı konulması gereken eğer Türksen Müslümansının ötesinde bir şey var, azınlıklar yada etnik köken farklılıkları ile birlikte yaşadığımız Türkiye’miz de bayrak toprak dil bölünmezliği anlaşılır bir şekilde ifade edilecek ve bu aynen uygulamada da kesinliğini gösterecektir.

Yoksa kişilerin dini tercihi bir milleti hiç enterese edemez kaldı ki o insanın vatandaşlık hakkını da yok etmez.

Dünyanın pek çok ülkesinde Türk olmayan Müslümanlar yaşar İngiliz Amerikalı Alman Japon Çin, eğer olaya böyle bakarsak ya onları Türk yapmak gereği doğacak ya Müslüman olduklarını reddetmek gerçeği çıkacak, ama vaka bu değil mesele Türkiye de yaşayıp Türk ve Müslüman olmakla alakalı ise tıpkı diğer dünya ülkelerinde olduğu gibi örneklerim ki bu da yukarda belirttiğim Müslümanlığı seçen kendi ülkelerin de benimsenmiş kabul görmüş dinini reddeden nüfusu gösteririm Japonya da Müslüman olmayı seçen Japon kadar her ülke vatandaşının dinini seçme özgürlüğü vardır.

Her Müslüman Türk doğmaz…

Aynı toprak üzerinde yaşayanlar aynı bayrak altında toplananlar aynı dili konuşanlar farklı olamaz diyemeyiz mesele bunun kabulüdür.

Eğer bu insanlar evet ben T.C vatandaşıyım ama Türk değilim dilinizi konuşuyorum bayrağınızı tanıyorum ülke çıkarlarını tıpkı bir Türk kadar koruyorum diyorsa Allah ile yakınlığı ibadet ettiği yer inanışları hiç kimseyi alakadar etmeyecektir, çünkü hakaret içeren bir tutum değildir.

İslam dini sevecen yumuşak ve hoşgörülülükle birlikte büyüyen olmalı dayatmadan zorlamadan çoğalmak yolu açılmalı kaldı ki sadece Türk olmakla da alakalı değil keşke tüm dünyada yaşayan Müslümanlarda bu anlayışa katılarak yaşasalar.

İslam olmayı kabul etmeyen Türk sadece Müslümanlığı reddetmiştir o yine Türk’tür, vatani görevini yapan bayrağını tanıyan toprağına sahip çıkan dilini konuşan aynı zaman da türküm diyebilen her insan Türk’tür Müslüman olma şartı yoktur.

Aksi halde farklı bir ideoloji çıkar ortaya her Türk Müslüman dır teorisi millete ümmet kisvesi giydirir.

Ne İslamiyet’i ne de Türk olmayı kabul etmeyen ancak nüfus kağıdında T.C vatandaşı yazan biri Türk değildir Müslüman da değildir bunları kabul etmiyor olması T.C vatandaşı olmasının önünü kesmez.

Ben kürdüm diyen de vatandaşımızdır hangi inançtasın diye hangi kürde sorarız bu anlamda ne sorgular ne de yargılarız medeniyet budur.

Aynı kural ben Türküm diyen içinde geçerlidir seçmediği dini onun Türk olmasını engellemez.

Yani olay çok farklı boyutlarda tartışılması gereken 3 ayrı konudur biri T.C vatandaşı olmak diğeri Türk olmak ve Müslüman olmak.

Hiç biri öteki olmadan olmaz değil yan yana tartışılması bile abesle iştigalden öteye gitmez.

Gönlüm tüm dünyada Müslümanların çoğalması İslamiyet’in büyümesi ve genişlemesinden yanadır ancak saygı esasını bozmadan millet olmayı ümmet olmakla birleştirmeden Müslümanlığı hiç bir milletin tek eline vermeden müstakil ve adil olarak ortaya konması şartı var.

Ne Türk oldukları için Müslüman ne Müslüman oldukları için Türk ne T.C vatandaşı diye İslam olmak zorunluluğunda olunamaz.

Kendimce övünç kaynağımdır Türk olarak doğmak ve Türk milleti mensubu olmak aynı şansı bir kere daha yakalayarak Müslüman bir ailenin çocuğu olarak doğmak.

İkisinin bir arada olması benim şansımdır hayatın imtiyazıdır ancak bu şansı bulamamış yada şans olarak görmemiş diğer din mensuplarına ülkemde yaşayan azınlıklara asla nüfus kağıdında T.C vatandaşı yazıyor sen Türksün e o zaman Müslümansın deme cüretinde olmadım.

Türk doğmuş sonradan başka bir dini seçmiş insanlara da aynı saygılı tavrımı korudum, beni bu tavrımdan vazgeçirecek tek şey var, ve bu tavrımı destekleyecek bir milletin mensubuyum.

Bayrağıma toprağıma dilime Ülkeme yapılacak saldırılar halinde ve bunu yapmayı düşünen her hangi bir grup hiç ayrımsız azınlık yada etnik köken farklısı Kürt Laz Çerkez zaza Abaza Arnavut karşısında mutlak bir TÜRK bulur inancı İslam olmasa da Türk, bu tavır karşısında tepkisini aynı dilde verecektir, çünkü Türk olmak farklı Müslüman olmak farklı bir şeydir.

Bunu göstermek için bu tepkide olmak için böyle bir duyarlılıkla bakmak için ille de hem Türk hem Müslüman olmak gereği yoktur sadece TÜRK olmak kafidir…

Aug. 25
muammerwrote:
İNSAN OLMAK BU KADARMI ZORLAŞTI?



Varmaz oldu, vermeye hiç elimiz,
Dönmez oldu, bir özüre dilimiz,
Teşekküre çoktan bitti pilimiz;
En küçük damlada, sabrımız taştı,
İnsan olmak, bu kadar mı zorlaştı?..

Bilgisizlik, ne vehimler üretti;
Önyargılar, vicdanları kör etti.
Dürüst olmak.. Affedilmez cür'etti,
Öfkemizden, yüreğimiz korlaştı,
İnsan olmak, bu kadar mı zorlaştı?..

Çağdaşlığı, maske yaptık yüzlere;
Bu çifte yüz, yakışmadı bizlere,
Merhametten, haktan yana sözlere,
Hoşgörümüz, neden böyle darlaştı?
İnsan olmak, bu kadar mı zorlaştı?..

Bir tarafta, ilme şaşı bakanlar,
Bir tarafta at gözlüğü takanlar,
İrfan desen, bu lisandan kim anlar?
Gerçek âlim, gözümüzde horlaştı,
İnsan olmak, bu kadar mı zorlaştı?..

Helâl kazanç, nefsimize az geldi,
Bankerlere tavuk verdik, kaz geldi,
O gözyaşı sağnakları, vız geldi;
Saçlarımız, değirmende kırlaştı,
İnsan olmak bu kadar mı zorlaştı?..

Yedik içtik, haram helâl bir tuttuk,
Dişe göre ne bulursak hep yuttuk,
Mahşer, Mîzan, Kur'ân, vicdan unuttuk;
Yollarımız, hep zulümde birleşti,
İnsan olmak, bu kadar mı zorlaştı?

Paspas oldu; sevgi, saygı, paraya,
Ahlâk döndü, kanayan bir yaraya,
Ailede, şeytan girdi araya;
Karı, koca, kardeş, bacı hırlaştı,
İnsan olmak, bu kadar mı zorlaştı?..

Evde pişen, bizi tatmin etmedi,
Beş yıldızlı sofra kurduk yetmedi,
Şişelerle yarışımız bitmedi;
Kalp gözümüz, şehvetlerle körleşti;
İnsan olmak, bu kadar mı zorlaştı?..

Kendimizi, masaya hiç sermedik,
Başkasına hiç söz hakkı vermedik,
Sövdük, dövdük..Bunda vahşet görmedik
Mazlum yüzler, yumruklarla morlaştı,
İnsan olmak, bu kadar mı zorlaştı?..

Bayramlarda, beş dakika mezarlık,
Bir senede, iki namaz... Nazarlık,
Ettik hâşâ Allah ile pazarlık;
Bir gaflet ki; içimize yerleşti,
İnsan olmak, bu kadar mı zorlaştı?..

Oysa bizler, ihsan için varolduk;
Meleklerin secdettiği bir kulduk.
Bu şerefi taşımaktan yorulduk.
Edep, hayâ, akıl, fikir yozlaştı,
İnsan olmak, bu kadar mı zorlaştı?..

Dîn.. İslâm dinidir, Allah indinde,
İlim, irfan, sevgi, barış bu dinde,
İnsanlık, ne buldu, nefrette kinde ?
Sağduyumuz, hedefinden çok şaştı;
İnsan olmak, bu kadar mı zorlaştı?..

Ey Mübarek akl-ı selîm , nerdesin?
Sen, ateşle aramızda perdesin,
Hasreti var, gör ki sana herkesin;
Cür'etimiz, haddimizi çok aştı;
İnsan olmak, ne kadar da zorlaştı...

Cengiz Numanoğlu








GÜL SEVDALISI
Aug. 24
sami damarwrote:
Sadece oku..!
________________________________________

Sadece
oku… Aç gözlerini ve sadece okumayı dene. Usanmadan, sıkılmadan,
yılmadan sadece oku. Alemi oku. Hayatı oku. Al kitabı eline, gerekirse
hiç bırakma. Sarıl kitaba sadece oku. Okudukça anlayacaksın sana en
luzumlu şeyin okumak olduğunu.
Sonra…

Sonra düşün. Sadece düşünmeyi dene.

Düşünebildiğin
kadar düşün… Hayatı düşün… Düşündükçe düşün. Hatta düş bahçelerinde bir
gezintiye çık. Belki düşlerin gerçek olur?… Kainat kitabını düşün. Ve
hatta alemin sayfalarında bir gezintiye çık. Kainat, beyninden kat kat
büyük ama beynin onu kapsayacak kadar geniş bir kabiliyete mazhar.
Neler okumuştun? Okuduklarını düşün.

Düşündükleri ise görmeye çalış ve hisset.

Sonra
düşündükleini yaz… Bakalım sayfalar, mürekkepler düşüncelerini içine
alacak kadar yeterli olacak mı? Bil ki bundan mürekkep de, kağıt da
hoşnut olacaktır. ‘ Korkmadan yaz. yazmaktan korkma…’

Ve paylaş… Sadece paylaşmayı dene…

Yazdıklarını
paylaş insanlarla. Olur ya birinin aklına kalbine manevi bir yol açmaya
vesile olursun. Olur ya, birinin ruhuna bir huzur damlası sepersin.
Belki bir kapı açarsın huzur iklimine doğru. Ne dersin olamaz mı? Belki
bu sayede yıkılmayan duvarları yıkarsın! Taş kalplileri yumuşatırsın.
Söylesene bundan büyük bir mutluluk duymazmısın? Duyarsın elbette,
duyarsın…

Bir de sadece gülümsemeyi dene. Denemekten korkma.
Küçük bir tebessüm kondur sevdiklerinin kalbine. Sakın esirgeme
onlardan sevgi dolu bir gülümsemeyi…

Ve son… En son mütevazi
ol. En güzel bir sona erişmek için mütevazi ol. Oku… Yaz… Paylaş…
Şükret… Zikret… Sade yaşa hayatı… Sadece hayırlı yaşamayı iste
dualarında. İstemekten korkma!

Sonsuz merhamet sahibine sığın.
Bil ki, Ona sığınan, inanan, dayanan her iki cihanın en mesut ve
bahtiyarıdır. Sadece ona sığın. Sadece ondan iste. Her işin başında
onun ismini an. Ve bil ki, her yolun sonu Ona çıkar. Sadece Ona…



Aug. 23
sami damarwrote:
Kalbin Ayarı Kaçarsa Namaz İnsanı Terk Eder!..
________________________________________

Kalbin ayarı kaçarsa namaz insanı terk eder!
Önce azaltır ziyaretlerini…
Ekstraları keser; günde yalnızca beş kez uğrar.
Sonra dörde indiriverir.
Sabahın o sağaltan bereket ikliminden mahrum kalırsınız.

İkindiler meşgaleye takılır, öğleyi de sürükler peşinden.
Akşam nazlı bir gelinin duvağının ardındaki tebessüm gibidir.

Kıymetini bilmez, zaman denen ırmağın akışına karşı müteyakkız olmazsanız, Sonunda o da göstermez olur yüzünü.

Yatsıyı yitirmek geceyi direksiz bırakmaktır.
Sabahı savsaklamanın gündüzü savunmasız bırakması gibidir bu.

[Only Registered Users Can See Links]

Evrenin her an başınıza yıkılabileceğini duyumsarsınız alıp verdiğiniz her nefeste. “Oruçsuz neş’esiz” kalıverirsiniz sonra ortalıkta…

Bindiğiniz dalları kesmekten beter, beslendiğiniz kökleri kurutursunuz.

Namaz terk ederse sizi, sonunda oruç da bırakır.
Önce bir iki delik, sonra kalbura döner kalbiniz...

Namaz – oruç ikilisinin gurbetindeyseniz, reklâm vermeye cömert elleriniz, zekât vermeye cimrileşir. Oysa zekât verebilmek dünyanın en büyük bahtiyarlıklarındandır. Bunu hak etmiyorsanız, mahrum bırakılırsınız.

Verebiliyorsanız, hâlâ sevinecek, hâlâ avunacak bir şeyiniz kalmış demektir.
Her an, önceki mevzileri kazanma gücüne kavuşabilir;
Her an oruçla ve namazla ödüllendirilebilirsiniz.

Önce zekât vermenin heyecanı terk eder kişiyi.
Heyecanını yitirdiğiniz şeyi hepten yitik sayabilirsiniz.

“İmanın halâveti” yitince geriye kuru şekiller kalır.

Ruhu çoktan uçup gitmiş bir namazın,
içi çoktan boşaltılmış bir orucun,
esprisi kaybolmuş zekâtın,
anlamı kaymış haccın, cihadın ve kurbanın faydası mı, zararı mı çok kestirmek güçtür.

Yitiğinin bilincinde olursa insan, onu yeniden arayıp bulmak, yeniden kazanmak için harekete geçebilir.

Ya sahtesiyle değiştirilmiş kopya bir namaza, oruca, zekâta, cihada tutunmuşsa bir ömür!

Vah o kişinin haline!



Aug. 23
sami damarwrote:
Unutmayalımki unutulmayalım..


Bir genç delikanlı varmış, çok ağlıyormuş. Hocası sormuş niye bu kadar ağladığını...

-Hocam ya Allah beni cehenneme atarsa demiş genç,

-Evladım sen namazını kılıyorsun, dindarsın, neden bu kadar korkuyorsun?

-Hocam çok korkuyorum, Allah muhafaza ya beni cehenneme atarsa...

Bir
türlü çocuk ikna olmuyormuş. En sonunda hocası diyor ki; "bak evladım
biz büyük bir zata bağlıyız, o büyük zat bizi bırakmaz, bize sahip
çıkar". Genç diyorki; Peki hocam ya unutursa, beni bırakırsa, sen işe
yaramazsın derse, benim halim ne olur... Hocası diyor ki; "UNUTMAZSAN,
UNUTMAZLAR, BIRAKMAZSAN, BIRAKMAZLAR. Sen kendine bak, onlara bakma" ..
sen dünyada sahip çıkarsan onlarda ahiretde sahip çıkar....

Dala
sıkı sarılalım, bu iş gevşekliğe gelmez. Zira deniz dalgalı, gemi
sallanıyor, sağa sola bakınırken dalga gelip bizi köpek balığının
ağzına atabilir. Şimdi sıkı durmanın, sıkı tutunmanın, geminin
sallanmasına karşı tedbirli olmanın zamanıdır, dalga geçecek zaman
değil, dalga çok büyük.

Büyüklerin adetleri var, güzel huyları
var, kesinlikle aldıklarını bırakmazlar; sen bırakmazsan bırakmazlar.
Onlar verdiklerini geri almazlar.

Bir hayrın işlenmesine sebep olmak o hayrı işlemek gibidir.

Bir
kişinin hidayetine sebep olmak, bir kişiye yardımcı olmak en kıymetli
ibadettir. Bazı insanlara Allahü teala hususi kabiliyet vermiştir.
Onları özel bir iş için yaratmıştır. Bunlar insanın ağzından girer
burnundan çıkar, onun hidayetine sebep olur, büyükleri tanıtır...
mübarek olsun.

Mü’mine hizmet ibadettir, üzmek ise felakettir.
Herkesin yaptığı işten, ne olduğu, kim olduğu ve tarafı belli olur.
Karınca, İbrahim aleyhisselamın ateşini söndürmek için su taşırken
yılan ise ateşin artması için üflüyordu. İkisi de hayvandır fakat ayrı
yapıda... ikisi de farklı,.. tarafını belli ediyor..

Allahü
teala kullarını seçiyor, ona göre iş veriyor. Kimisini hayırlı işlerde
istihdam ediyor, kimisini kötü işlerde.. ne mutlu hayırlı işlerde
istihdam edilenlere.....

. Allahü tealaya emanet olunuz efendim.



Aug. 23